Müzik Tarihi

The Hunger Site
 

Sanat Üzerine

 

Sanat ; tasarlanarak organize edilen, içerisinde bildirimler taşıyan, kişiye çeşitli düzeylerde göndermelerde bulunan ve ortaya bir ürünün ortaya çıktığı sosyal/kültürel bir yaratma-algılama-etkileme-etkilenme alanı özelliğindedir. Tasarlanmış bütün sosyal/kültürel ürünler içinde sanatsal  ürünlerin bir kısmı,  “estetik” adı altında toplanabilecek ve diğer tüm ürünlerden çok daha ağırlıklı olarak her parçasında varlığını sezdiren değişik bir tür özel içeriğe sahiptir. Bu boyuta sahip ürünlerin yaratılış temel gerekçesi, pratik maddi beklentinin ötesindedir. Büyük ölçüde gündelik olan bitenleri aşar, daha geniş erimli uğraşıdır ve diğer tüm kültürel ürünler ile arasındaki fark, onların tüketildiklerinde kendilerinden bir eksilme yerine çoğu kez artma, çoğalma ve yenilenme özelliğine sahip olmasıdır. Bir ürün türü var, tüketilme özelliği taşıyor, ne var ki her tüketilişinde kendisine yönelik olarak oluşmuş özel içerikli "yargıda” – ki bu yargı güzellikle ilgili değerlendirmedir - eksilme yerine bir “çoğalma” olabiliyor.

Bir sanat ürünü karşısında “güzel” yargısından “çirkin” yargısına dek uzanan bir güzellik değerlendirmesi yapılır. Her yeni bakışta “güzel” yargısı “daha güzel” yargısına,  “çirkin” yargısı yine belki “güzel” yargısına dönüşebiliyor. Bu da bütün diğer insan ürünlerinde olmayan bir özelliği göstermektedir. Bu özellik, bir üründe bulunan kullanılabilirlik, işe yararlılık, bulunmazlık gibi  yanları aşan estetik ile ilgili bir içeriğe karşılık gelmektedir. Estetik, bir “değer”dir. Sanat ürünleri, insandaki içsel (tinsel) değerlere bu “değer” aracılığı ile göndermelerde, çağrıştırmalarda, hareketleme ve etkilemelerde bulunan biçimsel bir yapılanma ile oluşmaktadır.

            Sanatta da tüm kültürel ürünlerde olduğu gibi elbette doğadaki malzemeler kullanılarak bir ürüne erişilmektedir. Bu ürüne beğeni yönüyle bakıldığında bu beğeninin güzellik / çirkinlikle ilintili bir yargısı ortaya çıkar. İşte, sanat ürünleriyle ilgili bu tür özelliğe sahip yargılar, ürün her izlenişinde, dinlenişinde, okunuşunda, düşünüldüğünde değişebilmektedir. Bu hareketlenme ve hareketlendirmelerin neler olduğuna baktığımızda sanat ürünleriyle sanat ürünü olmayan ürünlerin ayrımına biraz daha ulaşmaktayız.

 

Özetle ;

·         Bir sanat ürünü tasarlanarak üretilmiş olmasına karşın tüm tasarlanarak üretilmiş ürünlerde var olan kullanım ve araç olma özelliğini aşan, estetik adı altında ifade edebileceğimiz bir işlevle yüklü olup, bu işlev sanat ürününde asli işlevdir ve onun yaratılış temel gerekçesidir.

·         Sanat ürünleri;

                        a. Sanatçı tarafından üretilen,

b. Tek bir bireyden en büyük insan topluluğuna kadar uzanan bir yelpaze içinde beğeni ile değerlendirilen,

c. Oluşturulan ürünün içinde bulunduğu alanın (sanat alanının) ön geçmişinden o ürünün üretildiği ana kadarki süreçte kanıksana gelmiş, bir toplumsal uzlaşma ile kabul edilmiş “kendi malzemesi” ile çalışılan,

d. Üretildiği andan sonraki süreçte kendisine yönelik olarak oluşmuş beğeni içerikli ilginin başka bir tür içeriğe, örneğin maddi ranta, (ideolojik misyon,eğitsellik vb. gibi) başka bir maddi bir beklentiye, bir malzeme olarak kullanılabilirliğe vb. dönüşmeyip asıl işlev olarak yalnızca “güzelliği” kapsayan beğeni içerikli kaldığı”,

e. Kendi alanında üretilmiş kendisinden önceki tüm ürünlerde ulaşılan en son teknik düzeyi üstünde taşıdığına dair ipuçlarına sahip ve sözü edilen teknik düzeyi aşma özelliği gösteren (ki bu, yetkinlik,özgünlük, biriciklik vb. olarak da tanımlanabilir),

f. Temel kaygısı malzemelerin “güzellik için organizasyonu” olan ve biçimselliğinde asıl bu yöne dair duyarlılık saptanabilen,

g. Yaratma için kaçınılmaz görebileceğimiz boyutta son derece “özgür” bir çalışma süreci sonucunda üretilmektedirler.

3. Yukarıda özetlenen sanatta var olanlar ile donanık tüm ürünlerin sanat ürünü olamayacağı da söylenebilir. Bunların bir kısmı tek başına estetik/ sanatsal niteliğe sahip, bir kısmı ise estetik/ sanatsal niteliği  taşıyan ne var ki içinde asli olarak başka türden nitelikleri barındıran, sanat ürünü “olamayan” ya da zaten bunu arzulamayan ürünlerdir.( Bunlara sanat yapıtları vb. yerine sanatsal çalışmalar demek geçerli olabilir..)

4. Sanat ürünleri, üreticisinin (sanatçısının) ürününde var ettiği uygulamaları aşan  bazı başka (diğer) anlamları yüklenirler. Bu, tüketicinin (ürünü algılamaya, yorumlamaya dinlenmeye yargılamaya vb yönelen bireyin) kendi bireysel bilinci içinde var olan değerler ile sanat ürününün içinde ortaya çıkan değerler arasındaki özel ilişki arasında oluşur. Sanat ürünlerinin sürekliliğini sağlayan içeriği bundan kaynaklanmaktadır. Çünkü bireysel bilinçliliğe bağlı değerler çeşitlilik taşımakta, her keresinde farklılaşabilmektedir.

5. Ne var ki, Yine de, tüketen için yukarıda aktarılan özelliklerin tamamını barındırdığı varsayılan her ürün, sanat yapıtı olarak kabul edilebilir. Ama bu, o bireye göredir...

 

            Müzik alanında çalışılmış bir estetik/ sanatsal ürün, temel olarak ses ve hareketin organizasyonu sonucunda ortaya çıkmaktadır. Ses ve hareket, bestecinin anlayışı doğrultusunda düzene sokularak bir anlama, bir ifadeye dönüşürler. Doğada tek başına ses ya da hareket doğanın bir malzemesi olmasından öte bir anlam taşımazken, müzik eserinde kurgulanmaları ve kontrollü bir biçimde şekillendirilmeleriyle doğal konumlarını yitirirler ve başka düzlemde yeniden şekillenirler. Bu yeniden şekillenişleri yoluyla bir özel dile, bir çağrıştırıcı malzemeye dönüşürler.

Bütün bunlar özetle şunu anlatır :

Sanat, kozmos karşısında kendi küçüklüğü ve etkisizliğini sezmiş ya da bunu akılla kavramış insanın, bu acze kendi iç kosmozunu yaratarak karşı durma edimidir.

 

 

 TARİH İÇERSİNDE MÜZİK SANATI

 

 

İlk Zamanlar

 

Seslere birer malzeme olarak bakılırsa, gözlemleyebildiğimiz gibi doğa, gerçek bir sonsuz “sesli malzeme”dir . Gök gürültüsü, yer kayması, yer sarsıntısı, suyun akışı ve çalkantısı, havanın dar boğazlardaki hareketi gibi olaylar, doğadaki sayısız seslerin bir bölümünü oluşturur. İlk-el hayat sürmekte olan, hatta henüz ilk-el yaşama bile geçmemiş insan, seslerle kuşatılmıştı...

 

            İlk insanlar, sesleri avcılıkta ya da bu tür çalışma sırasında ve haberleşmede vb. kullanmış olmalılar. Sonra gök gürültüsünde doğa üstü güçlerin simgesini, fırtınanın uğultusunda kötü ruhların sesini, denizin sakin görüntüsünde ya da patlamasında tanrıların iyiliğini ya da öfkesini bulmuş olmalılar: veriler buna işaret etmektedir. Onlar için yankı bir çeşit kehanet, vahşi hayvan sesleri bilinmeyenin habercisi olarak algılanmaktaydı. Böylece, doğaldır ki insanlığın başlangıcında çalışma-inanış-din-tapma-korku ve müzik birbirine karışmış olmalıdır.

 

Kısıtlı bir sözcük dağarcığı olan ilkel insan, gördüklerini adlandırıyordu. Duygularını, içgüdülerini ve kutsal güçlere inancını anlatmak için hemen o anda kendiliğinden düzenleniveren seslerden yararlanıyordu. Giderek müzik, çalışırken / avcılıkta ve haberleşmede olsun, ninni ya da matem şarkısında olsun ya da büyüyle karışmış bir törende olsun ilkel insanın tüm ihtiyaçlarına cevap verecek biçimde ve her alanda hayatına pek yoğun girdi.

            Doğanın ses malzemesi insanoğlunun imgelemine, düş gücüne seslenip, yeni yaratılar için ona esin kaynağı olmuştur mutlaka. Ve insanın aklı, hayal gücü, ağzı-dili, iradesi, ciğerleri vardır ve nasıl kendi kendine konuştuysa yine aynı şekilde kendi kendine müziksel anlatılarını da bulmuştur. Ayrıca müziksel anlatı tekniğinin konuşma tekniğinden daha basit ve sade olduğuna bakılırsa, müziğin konuşmadan çok daha önce oluştuğunu düşünenler ve vurgulayanlar haklı olabilir.

 

            Bir kısım araştırmacıya göre müzik, ilk insanlarda işaret verme görevi gören ünlem ve bağırtılardan ortaya çıkar. Onlara göre  insanoğlu, ilk zamanlarda çalışma sırasında harcadığı çabayı hafifletmek amacıyla dans edip şarkı söylemiştir (her türlü düzenli beden hareketleri ritmik bir şekil almaya elverişlidir). Farklı araştırmacılara göre ise, müziğin ilk önce sanıldığı gibi zevk amacıyla değil, “büyüleme aracı” olarak kullanıldığı  öne sürülür. İlk insan, kendileri için korkunç diye düşünülen cinlere ve doğa olaylarına karşı başlangıçta hem saldırma, hem de korunma silahı olarak ve bundan başka da insanlar, hayvanlar ve eşya üzerinde etki yapmak için müziği kullanmıştır. Ya da  Müzik “dil” den, hayvan ve özellikle kuş seslerini taklitten, insanların birbiriyle kurduğu duygusal ilişkilerden kaynaklanmış, ya da esinlenerek doğmuştur. Değişik araştırmacı ve ilgilinin müziğin kökleri konusunda bu tür yargılar taşıdığını saptıyoruz. Bizler ise şunu görmekteyiz ki müzik, ilk insan için bugün ondan ne anlıyorsak kesinlikle o değildi; o bir yardımcıydı, arkadaştı, araçtı ve hayatını kolaylaştıran bir olanaktı.

 

            İnsan için bir  “ritim duygusu” sahibidir derler. Bunu, bir vuruş, bir gürültü ya da bağırışın tekrarından ve simetrisinden doğan bir güdü ya da simetrik algılama yetkinliği biçiminde tanımlayabiliriz. Önceki sayfalarımızda da aktarmıştık; doğanın da ritmi vardır. Gece ve gündüz, mevsimler, üreme, filizlenme, çiçek açma, solma, yaşam ve ölüm dönüşümü... Bu, doğal olduğu kadar anlaşılmaz uyum içindeki insanoğlu, kendi organizmasının da ritimlerle çevrili olduğunu ve onlarla yönetildiğini görmüş, varlığının dayandığı her şeyde yaşamın ölçüsünün vurduğunu sezmiş olabilir.

 

İlk insan, ayakları, elleri, gırtlağı ve beyni ile yarattığı kendi dünyasını giderek çeşitli seslerle doldurmuş; zamanla bir delik öküz boynuzundan, içi oyuk bir kamıştan ya da kemikten uyumlu sesler elde ederek kendisine zengin bir  iç hayat örmüştür. Üflemeli çalgılar böyle doğmuş, bu amaca hizmet için farkedilmiş; bununla kalmayıp dev adımlarla ilerlemiş olmalı: Çünkü insanın belki de en doğal yönelimi bulduğu ilk olanla yetinmeyip onu zenginleştirmektir.

 

Örneğin  kır fülütü bu grubun atası sayılır. Ayrıca avcılıkta kullanılan gerilmiş yaylardan çıkan sesler, yeni bir çalgı ailesinin, telli çalgılar grubunun doğmasına yol açmış olmalı. Yine kemikler, taşlar, tahtalar ya da gerilmiş derilere vurularak bugünün vurmalı çalgılarının ilkleri oluşmuş olabilir. Bizler günümüzden yaklaşık otuz bin yıl öncesinden elimize kalan çeşitli ilkel çalgıların olduğunu bilmekteyiz. Yüzyıllar boyunca bu çalgıların yapısı, malzemesi ve mekanizması gelişmiş, mükemmelleşmiş ve bugüne ulaşmıştır...

 

Ancak ilkellerin dünyasında çalgıların o denli çeşitliliği ilginçtir. İlkeller, ellerine geçen her uygun gereci, doğaldır ki ses çıkaran bir araç yapmışlardır. Örneğin; kemikler düdük olmuştur. Türlü kamışlar, yere vurularak ses çıkartan çalgılar, birer üflemeli çalgı aracı ve etkileyici boru olmuştur. Kabuklarından, kabaklardan sallayarak ve vurularak ses veren vurmalı çalgılar yapılmıştır. Midye kabukları, içi boş ya da boşaltılmış ağaç dalları ses veren boru olmuş, ağaç gövdeleri, içinde bir tür dans da edilen dev vurmalı çalgılar haline getirilmiştir. Topraktan kaplar, ağaç kovukları, hayvan derilerinden çeşitli davullar olmuştur.

 

Bütün müzik tarihini ilgilendiren eski ve yeni arkeoloji / etnografik bulgular bize şunu gösteriyor ki ilk insanların yaşamında müzik, ilk zamanlarda çalışmalarına, gündelik pratiklerine eşlik için vardı. Daha sonra ise büyü törenlerindeki tapma etkinliklerinde yani uhrevi edimlerinde vb. için kullanıldı: Ama müzik hep vardı. Ancak başlangıçta elbette müzik bugünkü gibi kendisi bir amaç olmamış, o bir yardımcı olmuştur. O, büyük ölçüde araç olarak yani haberleşme, anlaşma, tapınma ve benzerlerine aracı olarak kullanılıyordu. Sonraları fiziksel gelişimi yanında psikolojik yönü de çok gelişen insan, bu uyum ve denge duygusu oluşturan sesleri kullanırken yetkinleşti ve yaptıklarını yetkinleştirdi. Çeşitli yeni çalgılar oluşturdu ve eski çalgıları daha da geliştirerek yeniden  yapılandırdı. Bugün biz o ilk sesleri duyan insanların merakları, zevkleri ve akılları sonucu gelişmiş müziklerle baş başayız.

 

 

 İlk Uygarlıklar

 

İnsanoğlunun ilk yaşam biçimi olan göçebelikten uygarlığa geçişi, tarıma ve hayvancılığa yönelmesiyle başlar. İlk zamanlarda tarım ve hayvancılık için uygun, verimli / sulu bir bölge olan eski Mezopotamya, ilk uygarlıkların beşiği sayılmaktadır. İnsanlar avcılığın yanı sıra kendi hayvanlarını, kendi toprak ürünlerini yetiştirmiş, ektikleri tahılları biçmek, hayvanları kesmek, yemeklerini pişirmek, avlanmak vb. işlerini yapabilmek için çeşitli aletler yapmışlar ve böylelikle teknolojiyi oluşturmuşlardır. Tek bir bölgede yaşayabilmelerini sağlayan tüm bu ürünlere sahip olurken önce köy yaşamını da geliştirmişlerdir. Gün geçtikçe kültürleri serpilmiş ve bu kültürlerine yeni boyutlar kazandırmayı sürdürmüşlerdir.

 

İlk uygarlıkların yapılanması gibi tüm diğer gelişimleri de  verimli topraklar üzerinde gerçekleşmiştir. Örneğin M.Ö 10.000 - 15.000 arasında Anadolu’da ve Mezopotamya’da ilk kez tarım yapılabilmiş, sözü geçen bu bölgelerin doğası ve iklimi sayesinde ziraat giderek gelişmiş ve buralarda her tür gelişim ve üretimleri ile Sümer, Babil, Akat, Asur, Luvi, Hatti, Hitit uygarlıkları doğmuş, bunlar belirli kültürel düzeylere ulaşmış,  daha sonra bir tür yeni tarih başlatmışlardır. Bu ilk insanların uygarlıklarının kültürel yaşamlarını besleyen ve onunla paralel giden müzikleri olmuştur. İlk uygarlıklarda da Müziğin toplumsal yaşamdaki ilk görevinin dinsel / mistik törenlere eşlik etmek olduğu görülmektedir. İlk uygarlıkların tapınaklarındaki şiirli ayinlerin, birer dinsel şarkılara dönüştüğü varsayılır. Çok eski duaların, rahiplerin ve koroların karşılıklı söylediği ve iki koronun değişimli olarak söylediği biçimleriyle yapıldığı bilinmektedir. Örneğin, bu uygarlıklar içinden belki de en çok  bilinen Sümerlilere ait çalgıların yan ve düz çalınan flütler, küçük davul ve timpaninin ilkeli olan ikili davullar, tef, kavisli arp ve lirler olduğunu saptarız. Ur kentindeki kral mezarları kazılarından müzisyenlere verilen ayrı isimler hakkında bulgulara rastlanmıştır, ancak, buralardaki çalgıların kendilerine ait sesleri, akort ediliş biçimleri ve müzik işaretleri hakkında günümüze kalmış çok gelişmiş bilgi yoktur. Geç Sümer ve Sümerlerden yaklaşık 2000 yıl sonra doğan Babil uygarlığında ilk-el telli çalgılar kullanılmıştır. Babil tapınaklarında müziğe ilişkin ilginç bir örneğe rastlanır: 5 ile 24 bölüm arasında değişen seslendirmelerden oluşan ve genelde çalgı müziği ile başlayan ilahiler. Bu duaların sözleri Sümerler’de karşılaşılanlarla aynıdır. M.Ö. 2500-600 yılları arasında egemen olan Asur uygarlığında ise kol üzerinde tutulan ilkel arp örneğine de rastlanmıştır.

 

M.Ö. 1270-606 arasında  yani Geç Asurlular dönemi olarak adlandırılan  dönemde, dindışı ve yaşamın diğer alanlarına ait  müzik de vardı. Bu müziğin şenliklerde ve kral eğlencelerinde kullanıldığı sanılmaktadır. Daha sonra ortaya çıkan Kaldeliler döneminde bir bando kurulduğu bilinir. Bu bandoda, bugünkü klasik müzik orkestrasında yeri olan  kornonun ilkeli olan bir boru, kamıştan düdükler, lir ya da kucakta çalınan bir ilginç arp çeşidi vardır.

 

Mezopotamya’da oluşmuş, gelişmiş ve sürecini tamamlamış tüm  uygarlıkların tarihi de diğer coğrafyalardaki eski tarihlerde karşımıza çıkan manzaraya benzer şekilde; iç içedir. Hepsi birbirinden etkilenmiş, birbirini değiştirmiş, aynı çalgıları ya da bunlardan geliştirdikleri örnekleri kullanmışlardır.

 

Günümüzde yine bu bölge civarında yaşamış olan Fenike ve İbrani uygarlıkları, bazı çalgıların ilk kullanıcılarıdırlar. Fenikeliler  “çift aulos” olarak adlandırılan ve Antik Ege ve sonraki Roma uygarlıklarında da karşımıza sıkça çıkan iki boruya sahip bir tür obuayı bulmuşlardır. Bu uygarlıklar bilinçli olarak ilk çalgı topluluğunu bir araya getiren ilk uygarlıklar arasında sayılabilir. Telli, üflemeli ve vurmalı çalgılardan oluşan ilk çalgı topluluğu bir tür eski orkestra ile bu ilk uygarlıklarda karşılaşmış oluyoruz. Böyle baktığımızda İbranilerin, çalgı gelişimine önemli katkılar sağladığı bilinmektedir.

 

Mezopotamya uygarlıklarını takip eden Mısır uygarlığının egemenliği, M.Ö. 3000-500 yılları arasındadır. Mısırlılar, çalpara ve benzeri sallamalı - vurmalı çalgıları, 6-8 telli ve öncekilerden daha büyük boyutlara sahip arp’ı, el davulunu, çifte klarneti, lut’un gelişmiş bir biçimini ve  çifte aulos’u , el-arpı denen küçük arp çeşidini ve en gözde çalgıları olan ve “ben” adını verdikleri arpı bularak kullanmışlardır. Mısırlıların saray müzikleri ve tapınak müzikleri birbiriyle bağlantılıdır. Çünkü Firavunlar aynı zamanda rahip olarak kabul ediliyordu. Yeni krallık döneminde tapınaklara kadın müzikçilerin de girmesiyle birlikte müzik ve dansın temposu canlanmış, sonradan katılan Asya kökenli çalgılarla oryantal etki belirginleşmiştir.

 

Uygarlık evrelerinden bir diğer özel olanı ise Hint uygarlığıdır. M.Ö. 3000 yıllarında Kuzeybatı Hindistan’da ilk Hint kültürü yeşerir. Bundan 1500 yıl sonra Hint kültürünün ikinci dönemini oluşturan Veda dönemini görürüz. Bu kültüre ait müzik bilgileri dört önemli kitapta toplanmıştır. Birinde ilahiler, birinde teorik bilgiler (kast sisteminin en üst tabakasına ait müziği ele alır) vardır. Diğer iki kitap hakkında kaynak bilgisi yoktur.

 

İkinci evre Hint kültürünün açıklığa kavuşması, M.Ö. 2000 yılında Bharata tarafından yazılan beşinci Veda kitabı Natyaveda ile gerçekleşmiştir. Bu kitap, kast sistemindeki tüm tabakaların müziğini kapsar.

 

Hindistan, çağlar boyunca diğer kültürlerin (Grek ve İskit)  ve ayrıca Budizm’in etkisi altında kalmıştır. Kandahar ve Keşmir bölgesindeki Greko-Budist heykeller, telli, üflemeli ve vurmalı zengin çalgı çeşitlerini somutlaştırır. Bu çalgıların çoğu, günümüz Hindistan’ında da kullanılmaktadır. Üçüncü Hint evresi sıfırdan sonraki yıllara rastlar ve dolayısıyla ilk uygarlıklar kapsamına girmez.

 

Çin kültürü ise, tarihin yazdığı en eski yüksek kültürlerden biridir (M.Ö. 3000-M.S. 250). Yenisey ırmağı çevresinde tarımın gelişmesiyle M.Ö. 3000 yıllarında yerleşik düzene geçildi. Çin efsanesine göre aynı yıllarda İmparator Huang-Ti, çağın müzik kuramcısı Ling-Lun’u Batı ülkelerindeki ormanlara göndererek bir bambu kestirmiş ve Çin’e getirilen bu bambu kamış ile ülkede ton sistemi üzerinde araştırmalar başlamıştır.

 

Çin müziğinin esası, pentatonik diye adlandırılan özel bir etkiye sahip bir düzene dayanır. Bu düzen temel olarak kullanılan  beş ses üzerine kurulur ve müzik bu temel içinde yani beş ile gerçekleşir.

 

Çin’de müzikteki ileri gelişmeler, Şang Hanedanı dönemindedir (M.Ö. 1500-1000). Bu dönemde yukarıda belirtilen pentatonik düzenin yanı sıra, neolitik ve bronz çağlarının izlerini taşıyan çalgılara da rastlanır. Bunlar; çing adlı taş gong, hsüyan adlı küre biçiminde flüt, tijin adlı kanuna benzer çalgı, panflüt ve davul çeşitleridir.

 

Çu Hanedanı (M.Ö. 1000-256) döneminde kullanılan ve süreç içinde geleneksel çalgı niteliği kazanan çalgılar ise şunlardır: King (çıngıraklar dizisi), kin (bir çeşit ilkel kanun), çang-ku (dümbelek), Pai-Siao (pan flüt), şeng (ağız orgu), ü adlı yan flüt.

 

Bu çalgıların yanı sıra Çin’de ipek telli, uzun-kısa saplı başka çalgılar da vardı. Örneğin günümüzde yedi telli olan ve Doğu denilince akla hemen geliveren Sitar (ch’in), Konfiçyüs dönemine kadar uzanır. Bu çalgı salt bir müzik aleti olmayı aşar, derin bir bilimsel ve felsefi alt yapıyı da içerir.

 

Ayrıca Çin’de metal sazların (zil-gong-çan), ipek telli sitarların, taş çalgıların, ağız orgunun yanı sıra lavta (p’i-p’a) türü sazlar, bambu sazlar, hemen hemen tümü vurmalı olan tahta ve deri sazlar, çamurdan elde edilen sazlar ile su kabağından yapılan birtakım sazlar da vardı ve bunların çoğu günümüzdeki ortalama 150 müzisyenden oluşan dev orkestralarda da hâlâ kullanılmaktadır. Oldukça zengin çeşitlilik gösteren Çin çalgıları; hem saray, hem de tapınaklardaki müziklerde kullanılırdı. O döneme ait kayıtlarda 120 ch’in sitar, 120 diğer farklı türlerden sitar, 200 şeng (ağız orgu), 20 shawm (obuaya benzer eski bir nefesli çalgı) ve tüm bunları tamamlayan yeterli sayıda vurmalı saz, ziller ve taş çanlar olduğu belirtilmektedir. Bu sazların çoğuna sahip olan bir orkestranın yanında büyük bir olasılıkla bir koronun bulunduğu da kayıtlarda belirtilir.

 

Çin’in yer aldığı Uzak Doğu bölgesinde ilk uygarlıklar arasında Japon, Kore, Vietnam, Moğol gibi başka kültürler de vardır ve bu bölgedeki sanatsal nitelikli müzikler, varlıklarını ve gelişimlerini Çin İmparatorluğu müzik teorisyenlerinin gerçekleştirdikleri ortak kuramsal araştırma ve bulgulara borçludur. Tüm bu kültürlerin müzik geleneklerinde kökten bir farklılık görülmez, ritimsel ve ezgisel formülleri ile çalgıları, benzerlikler gösterir. Japon çalgıları, tamamıyla Çin’de kullanılan çalgıların olduğu gibi alınmış halidir ve müzik anlayışı olarak Çinlilerinki benimsenmiştir.

 

...Ve Anadolu

 

Bugün yazılı Dünya Müzik Tarihi içinde pek yer verilmediğini gözlemlediğimiz, ancak dünya müzik sanatının evriminde çok önemli bir yeri olduğu belirlenen ülkemiz coğrafyasının müzik tarihine ait değerleri ise binlerce yıl öncesinden gelir. Bu yüzden bütün bu aktırılanların yanında müziğin tarihi için Anadolu’ya dikkatli bakılması gerekmektedir.

 

Ön tarih olarak adlandırabileceğimiz yazı öncesi tarihsel kesitte, Anadolu’nun Neolitik Devrim olarak nitelenen döneminin kaya yontuları ve bu döneme ait  bazı materyalleri bize bu çağlarda Anadolu müziği hakkında özel ve anlamlı bilgileri ulaştırmıştır.

 

Yukarıda belirtilen ilk uyagrlıklara ait süreçlerden önce, Anadolu müziği ile ilgili somut örnekler olarak, arkeolojik kazılar sonunda ülkemizin coğrafyası içinde ele geçen ve bir koyun kemiğinden yapılmış iki çalgıdan söz edebiliriz. Bunlardan birinde, koyunun omuz kemiği üzerine açılan çentiklere, sert bir parça ile sürtülerek ses elde edildiğini belirlemiş bulunmaktayız. Günümüzde modern biçimleri de olan ve “balık sırtı” olarak adlandırılan bu çalgı, dönemin insanları tarafından ibadet sırasında kullanılmaktaydı. Bir diğer çalgıda üflemeli çalgı özellikleri belirlenmiş ve dönemin insanları tarafından bir tür alarm ya da uyarı anlamında kullanıldığı sonucuna varılmıştır.