CAN DÜNDAR

The Hunger Site


Ruhumuzla Buluşmak

Meksika’da İnka tapınaklarına çıkmak isteyen Avrupalı bir grup arkeolog, birkaç yerli rehberle yola koyuluyor. Dağın tepesindeki tapınaklara giden uzun yolu, kısa bir sürede yarılıyorlar. Aynı hızla tempoyla biraz daha yol aldıktan sonra, yerliler kendi aralarında konuşup birden yere oturuyor ve böylece beklemeye başlıyorlar. Tabii Avrupalı arkeologlar buna bir anlam veremiyorlar.

Saatler sonra, yerliler kendi aralarında konuşup tekrar yola koyuluyor ve sonunda tepenin üstündeki görkemli İnka tapınaklarına geliyorlar.

Arkeologlardan biri, yaşlı rehbere soruyor; “hiç anlayamadım, niye yolun ortasına oturup saatlerce yok yere bekledik? “

Yaşlı rehberin cevabı o kadar güzel ki; “çok kısa sürede çok hızlı yol aldık, ruhlarımız bizden çok uzakta kaldı. Oturup ruhlarımızın bize yetismesini bekledik...”

 Niye içimiz de hep bir eksiklik duygusuyla yaşadığımızı, niye mutlu olmayı beceremediğimizi, niye kendimiz olmayı başaramadığımızı ve “niye” ile başlayan daha bir dolu sorunun cevabını açıkça veriyor İnkalar’ın yaşlı torunu.

 Çünkü bu aptal hayat içinde o kadar hızla yol alıyoruz ki, ruhumuz çok arkada kaldı, hatta onu nerelerde unuttuğumuzu bile hatırlayamıyoruz. Çocuğunu kaybeden annelerin çılgınlığında bir sağa bir sola saldırıyoruz hepimiz, ama bir farkla, biz neyi aradığımızı bile bilmiyoruz... Herkes bir arayış içinde, ama hiç kimse ne aradığını bilmiyor. Sanıyoruz ki cok paramız, sürekli yükselen bir kariyerimiz, bahçeli bir evimiz, spor bir arabamız olunca biz de çok mutlu olacağız.

 Hadi maddeciliği bir kenara bırakalım; niye herkes aşktan şikayetçi? Çevremiz de kaç kişinin aşk hayatı iyi gidiyor? Eminim parmakla sayılacak kadar azdır. Ve eminim hic kimse yanlışın nerede olduğunu da bulamıyordur. Ben ten uyuşması kadar ruh uyuşmasının önemine inanırım. Hatta insanların eş ruhlarının olduğuna bile inanırım. Ama ruhları olmayan bedenler birbirleriyle ne kadar uyuşabilir ki?

 Evet, önce göz görür fakat ancak ruh sever. Ayrıca ruhumuz olmadan eş ruhumuzu bulmak gibi bir şansımız olmadığına da eminim... İşte bu yüzden icimiz de sürekli bir eksiklik duygusuyla yaşıyoruz hepimiz. İşte bu yüzden sürekli duvarlara çarpıp,çarpıp kendimizi kanatıyoruz ve işte bu yüzden mutluluğu bir türlü yakalayamıyoruz... Gerçekte hIz çağında yaşıyoruz. Her şey o kadar hızlı geçiyor ki, ne işe , ne arkadaşlarımıza, ne ailemize, ne çocuğumuza, ne kendimize yeterince vaktimiz kalmıyor. Akrep ve yelkovanla yarış halindeyiz. Bu yüzden bütün ilişkiler yarım yamalak, bütün sevgiler bölük pörçük. Sevmeye bile vaktimiz yok bizim. Oysa teknolojinin nimetlerinden fazlasıyla yararlanıyoruz. Ne çamaşır yıkıyoruz ne de bulaşık, çayımızı kahvemizi makineler yapıyor. İşlerimizi bir telefon, bir faksla hallediyoruz. Uçaklar bizi iki saat içinde dünyanın bir ucuna taşıyor. Hatta artık gitmeye bile gerek yok, internetle dünya elimizin altında. Ama yine de vaktimiz yok işte!

 Bence doğanın kara bir laneti bu. Biz ondan uzaklaştıkça, o da bizden bütün zamanları çalıyor. Milan Kundera “yavaşlık” adlı kitabında; ”yavaşlık hep aldatır,hızlılık ise unutturur” diyor.

 Telefon hızlılık mesela, konusulanları, söylenenleri unutturur. Mektupsa yavaşlık, hep vardır ve hep hatırlatır. Ben kendi adıma her zaman yavaşlıktan yanayım. Mesela uçaklardan hiç hoşlanmam, yeni bir şehre, yeni bir iklime hazırlanmaya, hatta hayal kurmaya bile vakit bırakmıyor bana ”Küt” diye başka bir hayatın içine giriveriyorum. Ve en kötüsü de dönüşler, daha ayrılığın hüznünü bile yaşamadan İstanbul’da olmak sahiden de cok tatsız. Tabii ki ruhumun beni terk edip oralarda kalması da cok normal. Oysa trenler karanlık geceyi yırtan keskin düdüğü, uykuda olanlara yolculuk düşleri gösteren kara trenler... Dağları bölen, nehirlerle yarışan, köprülerden geçen, agaçları selamlayan, cocuklara el sallayan, güne bakanlara göz süzen, geçmişin hüznünü, geleceğin umudunu yaşatan, yolcularına yepyeni dostluklar hazırlayan kara trenler var bir de.

 Uçak değil, tren olmak istiyorum. Böylece ruhum benden hiç ayrılmaz. Evet freni patlamış kamyon gibi yaşamanın hiç anlamı yok. Ayağımızı gazdan yavaş yavaş çekelim ve biraz mola verip ruhumuzun da bize yetişmesini bekleyelim artık. Aceleye ne gerek var?

 Hayat yalnız biz izin verdiğimiz gibi geçer. İyi ya da kötü hızlı ya da yavaş...
Her şey bizim elimizde, sevgi de, aşk da, basarı da. Ama ancak kendi ruhumuzla buluştuğumuzda...

                                                               

Ölüme ve hayata dair...


Aristoteles bir yazısında ırmakta yaşayan küçük canlılardan söz eder:
Ömürleri bir gündür.
Bunlardan sabah 8'de ölen genç ölmüş sayılır; akşam 5'te ölen ise yaşlı...
Montaigne ünlü "Denemeler"inde sorar:
"Bu kadarcık bir ömrün bahtlısını, bahtsızını hesaplamak hangimize gülünç gelmez? Sonsuzluğun, dağların, nehirlerin, yıldızların, ağaçların yanında bizim hayatımızın uzunu - kısası da böyle gülünçtür."
* * *
Son yılların en gözde akımlarından biri "uzun yaşam hırsı"...
Modern tıp, ömrün sınırlarını zorlayan buluşlar elde ettikçe, tarihi boyunca "ölümsüzlük iksiri"nin peşinde koşmuş insanoğlunun iştahı kabarıyor.
"Antiaging" denilen "yaşlanmayı geciktirme" iddiasındaki hücre tedavileri, hormonlar, ilaçlar, diyetler hep aynı hedefin peşinde:
Ölümü erteleyebilmek...
Biraz daha fazla yaşayabilmek....
* * *
Haşmet Babaoğlu da yazdı:
"Modern insanın uygarlığın temeline koyduğu her tuğla, onu ölüm fikrinden biraz daha uzaklaştırıyor".
Köylerde göz önünde, hayatla iç içe "yaşayan" mezarlıklar, kentte varoşlarda ıssızlığa terk ediliyor.
"Dirilerin şehri, ölülerin şehrini kovuyor".
O, günler süren taziye dayanışmaları bitti; internetten mezar yeri ayırtılabiliyor artık... Cenazeler bir şirkete emanet edilip apar topar defne gönderiliyor; camide ayaküstü sohbet ediliyor, telefonla kabre çiçek gönderiliyor, sulama işi 3 - 5 kuruşa mezarcılara havale ediliyor.
Ve sonra herkes ölümü hafızasından silip "hayata", işinin başına dönüyor.
İnsanoğlu yüzyıllar boyu tevekkülle teslim olduğu ecelle dalaşıyor.
Azrail'e posta koyuyor.
* * *
Ne yalan söyleyeyim, ölümcül bir diyetle tüm dünyevi zevklerden uzak durarak, sağlık merkezlerinde gençlik aşıları vurularak hayata biraz daha tutunmaya çalışanların nafile çabası, Aristo'nun ömrü bir gün süren küçük canlılarının "bahtsızlığını" hatırlatıyor bana...
"Sağlıklı yaşam"a bir diyeceğim yok, ama "geç ölüm ihtirası", "Ne için" sorusunu getiriyor hatıra...
"Niçin hayat sofrasından, karnı doymuş mütevekkil bir davetli gibi kalkıp gidemiyoruz?"
"Niçin hayat meşalesini, yenilere devretmekte böyle zorlanıyoruz?"
"Bunca yıl yapamadığımız neyi yapmak için ölüme direniyoruz?"
* * *
Zincirlikuyu Mezarlığı'nın kapısına asıldığı günden beri tartışma konusu olan o ayet yüzünden yazdım bunları:
"Her canlı ölümü tadacaktır".
Kimi "Malumu ilana ne hacet" diye karşı çıkıyor yazıya; kimi "İşe giderken insanın aklına eceli sokup moral bozmanın alemi yok" diye...
Oysa benim ayetin devamında okuduğum mesaj gayet basit:
"Nasıl olsa sonunda buraya geleceksiniz. Yan yana ve eşit büyüklükte çukurlara gömüleceksiniz. Size bahşedilen hayatı doğru dürüst yaşamaya bakın".
Ayeti böyle okuyunca, daha çok hayatta kalmak uğruna daha az "yaşayan"ların hali size de komik gelmiyor mu?
Kainatın uçsuz bucaksızlığı karşısında, ha sabah 8, ha akşam 5, ("Ha 3 gün önce, ha 5 gün sonra") ne fark eder ki?
* * *
Yine Montaigne ile bitirelim.
"Hayatın değeri, uzun yaşanmasında değil, iyi yaşanmasındadır. öyle uzun yaşamışlar vardır ki, pek az yaşamışlardır. Doyasıya yaşamak, yılların çokluğuna değil, sizin coşkunuza bağlıdır".


ASIL EKSİKLİK


Asil eksiklik, eksik oldugumuzu dusunmekti.
Asil eksiklik, careyi baskasinda aramakti.
Hayatin matematigi farkli; iki yarimi toplayinca bir
etmiyor.
insan tek basina mutsuzsa baska biriyle de mutlu
olamiyor.
once yalnizdik.
9 ay boyunca karanlik bir yerde disari cikmayi
bekledik ve dunyaya
aglayarak geldik. Pisman gibiydik. Ya da mecburen
gelmis gibi.
Biraz buyudukten sonra, kendimizi bildigimiz anda,
icimizi kemiren,
kalbimizi kurcalayan o tuhaf duyguyu hissettik: Bir
yerde bir eksik var.
Korktuk. "Bunun sebebi ne?" diye sorduk kendimize.
Cevabi yapistirdik:
"Demek ki sahip olmadigimiz bir seyler var. O yuzden
eksiklik
hissediyoruz."
Peki, neye sahip olmamiz gerekiyor?
cocukken, "yasimiz kucuk" diye dusunduk. Her
istedigimizi yapamiyoruz.
Kurallar, yasaklar var. Buyuyunce her sey yoluna
girecek.
Buyudukce Bir sey degismedi. Yine huzursuzduk.
icimizden bir ses ayni
sozcukleri fisildiyordu: "Bir eksik var."
Kafamiz karisti. Nasil kurtulacagiz bu igrenc
duygudan? Nasil gececek bu?
Aklimiza yeni cevaplar geldi: Okulu bitirince gececek.
Ise girince gececek.
Para kazaninca gececek. Tatile gidince gececek.
Okulu bitirdik. Diploma aldik. ise girdik. Kartvizit
aldik. Calistik. Para
kazandik. Tasindik. Araba aldik. Calistik. Eve yeni
esyalar aldik. Tatile
gittik. Dans ettik. Terfi ettik. Kartviziti
degistirdik. Daha cok calistik.
Daha cok para kazandik.Calistik.Calistik.
Gecmedi. "Bir yerde bir eksik var" hissi, hala orada
duruyordu.
Bu sefer de "Sevgilimiz olunca gececek" dedik.
"Yalnizligimiz sona erince
bu illetten kurtulacagiz." Beklemeye basladik.
Derken, biri cikti karsimiza. asik olduk. Ve aninda
baska biri olduk. Daha
guclu, daha guzel, daha akilli biri. Hesap cuzdanlari,
kartvizitler, hatta
ilaclar bile boyle hissetmemizi saglamamisti.
Sevgilimizin gozlerinde, daha once bize verilmemis
kadar buyuk sevgi ve
hayranlik gorduk. Sevgilimizin gozlerinde Tanri' yi
gorduk. Isigi gorduk.
"Tunelin ucundaki isik bu olmali" diye dusunduk
"kurtulduk."
Sonra bir gun, daha dun bize deli gibi asik olan insan
cekip gidiverdi. Ya
da artik eskisi gibi sevmedigini soyledi. Ya da baska
birine asik oldugunu
soyledi. Ya da daha kotusu, baska birine asik oldu ama
soylemedi. Telefonu
acmamasindan, elimizi tutmamasindan, sevismemesine
bahane bulmak zorunda
kalmamak icin biz uyuduktan sonra yataga gelmesinden
anladik, bir terslik
oldugunu. Belki de sevmekten vazgecen veya terk eden
sevgilimiz degildi,
bizdik. Fark etmez.
Sonucta ask bitti.
Simdi her yer bombos. Simdi tekrar yalniziz.
Basladigimiz yere donduk.
Yillarca ugrastik, eksigin ne oldugunu bulamadik.
Halbuki her seyi denedik,
her yere baktik.
oyle mi?
Bakmadigimiz bir yer kaldi. Icimize bakmadik.
Eksik parcayi disarda aradik ama icimizde sakli
olabilecegini akil etmedik.
Birilerini sevdik, birileri bizi sevsin diye ugrastik
ama kendimizi
sevmedik.
Sasiracak bir sey yok, tabi ki sevmedik. Kendimizi
sevsek bu kadar kosturur
muyduk? Canimiz yanmasin diye duvarlarin ardina
saklanir miydik? Kendimizi
bos sanip doldurmaya ugrasir miydik? Terk edilmekten
korkar miydik?
Asil eksiklik, eksik oldugumuzu dusunmekti. Asil
eksiklik, careyi
baskasinda aramakti. Hayatin matematigi farkli; iki
yarimi toplayinca bir
etmiyor. Insan tek basina mutsuzsa baska biriyle de
mutlu olamiyor.
"Herkes beni sevsin" diye ugrasinca kimse gercekten
sevmiyor, herkes
sevgisine sart koyuyor, sinir koyuyor. Oysa "kendime
duydugum sevgi bana
yeter" diye dusununce, kendimizi oldugumuz gibi
kabullenince yarim
tamamlaniyor. Her sey bir oluyor.
iste o zaman perde aralaniyor. Aci diniyor.
iste o zaman baska 'bir' iyle bir araya gelerek,
hesabin kitabin, korkunun
kayginin hukum surdugu sahte bir sevgi yerine, gercek
bir sevgi
yaratilabiliyor.
Sonsuz Sevgilerimle..... 



ÖZGÜRLÜK


Henüz 18 ini yeni bitirmiştin, enerji ve umutla dolu hayata başlamaya
hazırdın... Ne oldu?

İstemediğin bir okula girdin. İnsanları mutlu etmek, saygı kazanmak,
sevilmek için... Sevmediğin bir bölümde senelerini harcadın....

Ayaklarını sürüye sürüye gittin derslere... Çalışmak istemedin ama yine de
zorladın kendini... Güç bela bitirdin sonunda... Ne ailen, ne

de arkadaşların görmedi yaptığın fedakarlığı... Alkışlamadılar seni,
omuzlarının üzerine çıkarmadılar, madalya takmadılar... Enerjin

çoktan tükenmeye başladı bile... Kimse bilmez nasıl kendini feda
ettiğini...
Ruhunu teslim ettiğini... Gençliğini tükettiğini...

Şimdi iş bulman gerek...Para kazanman, araba alman, ev alman gerek.....
İstemediğin bir işe girdin... Böyle olması gerekiyor diye... Sırf
çevrendekiler bekliyor diye... İnsanları mutlu etmek, saygı kazanmak,
sevilmek için... Sabahın köründe gidiyorsun işe...Sevmediğin insanlar ile
gününü harcıyorsun... Heyecan duymadığın işlerle zamanını geçiriyorsun...
Yarının gelmesinden nefret ediyorsun...

Sevildiğini hissettin mi peki? Ya saygı? Bitti mi insanların istekleri?
Özgür müsün artık? Hayır hala özgür değilsin...Şimdi evlenmen gerek...
Öyle
ya yaşın geçiyor, evde mi kaldın ne? Arıyorsun etrafında uygun birisini,
artık evlenmeliyim diyorsun...Acaba gerçekten istiyor musun? Sana uygun
birisini buldun işte, boyu boyuna, mesleği mesleğine, parası parana
göre...Peki ya kalbin?

Düğününden bir gece önce sessizce itiraf ettin kendine, ya doğru kişi
değilse? Belli ki hazır değildin bu evliliğe... Evlenmek için evlendin...
İnsanları mutlu etmek, saygı kazanmak, sevilmek için...Mutlu oldun mu
peki?
Kalbin heyecanla doldu mu? Akşam eve

koşarak döndün mü? Sevildiğini hissettin mi? Seviştin mi tüm varlığınla?

Daha evleneli bir sene dolmadı, insanlar çocuk demeye başladılar...
İstedin mi gerçekten bir çocuk sahibi olmayı? Hazır mısın bir canlıyı
yetiştirmeye?
Söyle bana ne verebilirsin bu küçük insana? Hayatı kendi gözlerinle hiç
yaşadın mı? Ne istediğini biliyor musun? Ya istemediğini? Hiç risk aldın
mı?
Sen hiç kendin için bir şey yaptın mı? Çocuğun bir gün sorarsa Özgürlük
Nedir? Ne cevap vereceksin? Sen hiç özgürlüğü yaşadın mı?

Evliliğinde problemler yaşıyorsun... Sevmediğin bir insanla cehennemi
paylaşıyorsun... Boşanmak fikri kafana gelip gelip gidiyor... cesaret
edemiyorsun... İnsanlar ne der diyorsun... Gene kendi duygularının üzerine
bir duvar örüp başka insanlar için evliliğinde kalıyorsun....
Fedakarlığını
gören biri var mı? Yaşadığın ızdırabı senin gibi yaşayan? Korkuların seni
hapsetmiş, her geçen gün etrafına bir duvar daha örüyorsun. Sevilmeme
korkusu, yalnız kalma korkusu, başarısız olma korkusu, saygınlığını
yitirme
korkusu ve daha neler neler... Hayatında hiç korkmadığın bir gün oldu mu?
Cesaretle atıldın mı hiç, ya bilmediğin bir dünyaya girdin mi? Sevilmemeyi
göze aldın mı hiç? Gülünç duruma düştün mü? Ağladın mı doyasıya, insanlara
aldırmadan? Acı çektin mi hiç, hani öleceğini düşünecek kadar...Ve
iyileşmeyi başarabildin mi hiç?

Yaş erdi kemale diyorsun, bu saatten sonra benden ne köy olur ne kılavuz.
Umutların tükenmiş, hayallerin yıkılmış... Koca bir ömür

başka insanların kontrolü altında geçip gitmiş. Alışmışsın artık bu
düzene, artık istesemde çıkamam diyorsun... Ve gene kendin için bir şeyler
yapmaktan vazgeçiyorsun...

Ne olurdu istediğin okula gitseydin... Kim ne derse desin, ressam
olsaydın... Müzisyen, Arkeolog, Sanatçı, Sporcu olsaydın... Hayattaki
büyük adımları ancak hazır olduğunda sen istediğin için atsaydın... Ne
olurdu biraz risk alsaydın? Biraz kendine güvenseydin? Biraz kendine
inansaydın? Ne
olurdu seni çepeçevre saran zincileri kırıp, önünde ki duvarları aşıp,
kendin olabilmeyi başarsaydın? Kim ne diyebilirdi sana? Gene kimse madalya
takmazdı, gene kimse alkışlamazdı, gene kimse seni omuzlarının üzerine
çıkarmazdı...

Ama sen kendine saygı duyardın!

Haydi şu anda şu dakika bir daha bak hayatına... Bu sefer kendin için bir
şeyler yap...Bırak insanlar sevmesin seni, bırak senin

mutsuzluğundan mutlu olmayıversinler, bırak takdir etmesinler,
onaylamasınlar, bırak dedikodunu yapsınlar, itiraz etsinler...

Hayatında bir kere olsun bu riski al!

İstediğin mesleği yap... Zevk al ürettiğin işten... Uçarak git işine...
Keyif al birlikte çalıştığın insanlardan... Yaşamını kendin

SEÇ ve MUTLU OL seçtiğin bu yaşamdan...

İstediğin insan ile istediğin zamanda evlen... İster 20 inde ol, ister 50
inde... Senden başka kim bilir doğru insanın kim olduğunu ve

doğru zamanın ne zaman olduğunu? Dinleme başkalarını... Evlenmek için hiç
bir zaman geç sayılmaz... Ve hatta istiyorsan asla evlenme... Bu yaşam
senin, ve ızdırabını da, mutluluğunu da yaşayan tek sensin....

İstediğin zaman çocuk yap... Kendini hazır hissettiğinde, yaşama bir canlı
getirmek istediğinde ve o çocuğa verecek bir şeylerin

olduğunda... Ve hatta istemezsen hiç çocuk yapma...

İstiyorsan başka bir şehre taşın, başka bir ülkeye, başka bir kıtaya...
Mecbur değilsin bu şehire tıkılıp kalmaya...

İstiyorsan yeniden okula başla, yeni bir meslek, yeni bir hayat, yeni ben
diyerek kendin için yaşa...

Şimdi soruyorum sana...

Ne zaman kendin için bir şeyler yapacaksın? 



Tıkanıp Kaldığında Hayat


Bir yerlerde tıkanıp kaldığında hayat, soluk almak güçleştiğinde,

Yüreğin susup, mantığın sürüklemeye başladığında ayaklarını,

Dağlara dönmeli yüzünü insan.

Yeni patikalar, yeni yollar seçmeli, yüreğini ferahlatacak;

Yeni insanlarla 'tanışmalı, yeni keşifler yapacak....

Hep isteyip de, bir gün yaparım diye ertelediği ne varsa, Gerçekleştirmeyi denemeli!

Her geçen gece, ölüme bir gün daha yaklaştığını; zamanın bir nehir,

Kendisinin bir sal olup da, O dursa da yolculuğun devam ettiğini anlamalı.

Baş döndürücü bir hızla geçiyorsa birbirinin aynı günler,

Her akşam aynı can sıkıntısıyla eve giriliyorsa,
Değiştirmeye çalışmalı bir şeyleri;

Küçük şeylerle başlamalı belki; örneğin, bir kaç durak önce inip

Servisten, otobüsten; yürümeli eve kadar, yüreğine takmalı güneş gözlüklerini;

Gördüğünü hissedebilmeli!

Sağlığını kaybedip, ölümle yüz yüze gelmeden önce,

Değerli olabilmeli hayat!

İlla büyük acılar çekmemeli, küçük mutlulukları fark etmek için!

Başkasının yerine koyabilmeli kendini;

Ağlayan birine "gül", inleyen birine "sus" dememeli!

Ağlayana omuz, inleyene çare olabilmeli!

Şu adaletsiz, merhametsiz dünyaya ayak uydurmamalı; Sevgisiz, soysuz kalarak!

Dikeni yüzünden hesap sormak yerine gülden,
Derin bir soluk alıp, hapsetmeli kokusunu içine...

Güneşin doğuşunu seyretmeli arada bir, seher yeli okşamalı saçlarını...

Karda, yağmurda; sevincine, coşkusuna; fırtınada boranda; Öfkesine, isyanına ortak olabilmeli doğanın!

Bir çocuğun ilk adımlarında umudu; bir gencin düşlerinde geleceği;

Bir yaşlının hatıralarında geçmişi görebilmeli! Çalışmadan başarmayı, sevmeden sevilmeyi, mutlu etmeden mutlu Olmayı beklememeli!

Ama küçük, ama büyük; her hayal kırıklığı, her acı; Bir fırsat yaşamdan yeni bir şeyler öğrenebilmek için; kaçırmamalı!

Çünkü; hiç düşmemişsen, el vermezsin kimseye kalkması için, hiç Çaresiz kalmamışsan, dermanı olamazsın dertlerin; ağlamayı bilmiyorsan, Neşesizdir kahkahaların;

Merhaba dememişsen, anlamsızdır elvedaların...

Ne, herkesi düşünmekten kendini, ne; kendini düşünmekten herkesi unutmamalı!

Bilmeli; çok kısa olduğunu hayatın; hep vermek ya da hep almak için...

Sadece, anlatacak bir şeyleri olduğunda değil,
Söyleyecek bir şey bulamadığında da dinleyebilmeli!

Aklı ve kalbiyle katılabilmeli sohbetlere...
Hafızası olmalı insanın; hiç değilse, aynı hataları, aynı bahanelerle tekrarlamaması için!

Soruları olmalı, yanıtları bulmak için bir ömür harcayacak! Dostları olmalı, ruhunun ve zihninin sınırlarını zorlayacak!

Herkese yetecek kadar büyük olmalı sevgisi;
Ama, kapasitesi sınırlı olmalı yüreğinin ki, hakkını verebilsin sevdiklerinin;

Zaman bulabilsin; Bir teşekkür, bir elveda için...

Yaşam dedikleri bir sınavsa eğer; Asla vazgeçmemeli sevmek ve öğrenmekten;

Ama, herkesi sevemeyeceğini de her şeyi bilemeyeceğini de fark edebilmeli insan!

Tıpkı, her şeye sahip olamayacağı gibi...

Zamanın ninnisiyle, uykuda geçirmemeli hayatı...!